Söylem Çözümlemesi ve Çeviri: Güç, Bağlam ve Strateji
Söylem çözümlemesi, dilbilim araştırmalarının odağını cümlenin içsel işleyişinden; dilin sosyal, kültürel ve kurumsal bağlamlarda nasıl işlediğine kaydırır ve, söylemi çift yönlü bir mercek aracılığıyla ele alır: Söylem hem bir ürün, yani yapısal kuralları olan bir metin olarak, hem de bir süreç, yani anlamın müzakere edildiği canlı bir etkileşim olarak değerlendirilir. Bir çevirmen için bu ikisi birbirini dışlamaz, aksine çeviride başarılı olmak ve anlamı işlevsel biçimde aktarabilmek için çevirmen hem metnin biçimsel yapısına hem de bu yapının altında yatan toplumsal amaca hâkim olmalıdır. Çevirmenler, dili bağlamı içinde çözümleyerek sözcüğü sözcüğüne çevirinin ötesine geçebilir ve insani iletişimi tanımlayan ince nüansları kavrayabilirler. Bu yaklaşım, tek bir cümlenin bile kimin konuştuğuna ve kimin dinlediğine bağlı olarak çok farklı anlamlar taşıyabileceğini kabul eder. Sonuç olarak çevirmen, sadece diller arasında değil, tamamen farklı toplumsal gerçeklikler arasında da köprü kuran bir kişi olarak kabul edilir.
Eleştirel söylem çözümlemesi perspektifinden bakıldığında çeviri, tarafsız bir aktarım değil, aktif ve ideolojik bir uygulamadır. Çevirmenler, sosyolog Pierre Bourdieu’nün “toplumsal alanlar” olarak adlandırdığı ve insanların kültürel veya siyasi nüfuz için birbirleriyle rekabet ettikleri alanlarda faaliyet gösterirler. Çevirmenlerin bireysel hedefleri olabilir, fakat aynı zamanda toplumsal normlar, erek kitle beklentileri ve sansür gibi siyasi baskılar tarafından da yönlendirilirler. Bu durum, bireysel eylemlilik ile toplumsal yapı arasında bir gerilim yaratır. Öyle ki aynı kaynak metnin çevirisi, mevcut iktidar ilişkilerini meşrulaştırmak yahut bunları protesto etmek gibi birbirinden tamamen farklı amaçlara hizmet edebilir. Yani, her sözcük seçimi, bu toplumsal alanlardaki mevcut durumu güçlendiren veya ona meydan okuyan mikro-politik bir eyleme dönüşür. Çevirmenin kendi inançları ve geçmiş deneyimleri de kaçınılmaz olarak erek metne yansır; bu durum “görünmez çevirmen” efsanesiyle kaçınılmaz olarak ters düşer. Kısacası, çeviri edimi neyin söylenebileceğini ve söylenenin nasıl algılanması gerektiğini belirleyen bir iktidar ilişkileri ağının içinde yer alır.
Çeviri açısından kritik bir ayrım ise metin, tür ve söylem arasındaki hiyerarşidir. Metin retorik bir amaca hizmet eder, tür geleneksel bir biçim sunar, söylem ise en üstteki ideolojik çerçevedir. Bir türün biçimsel kurallarına sadık kalan ancak altta yatan söylemi fark edemeyen, örneğin Nukespeak1 gibi savaşın gerçekliğini yumuşatmak için kullanılan bir söylemi seçemeyen çevirmen, dilsel olarak doğru fakat “kör” bir çeviri yapabilir. Bu da, yazarın stratejik niyetinin ve basit bir cümleyi toplumu etkileyecek bir araca dönüştüren ideolojik yükün gözden kaçmasına neden olur.
Metin, tür ve söylem arasındaki katmanlı yapının farkına varmak, bir metnin gerçek amacını gizleyen örtmeceleri ve metaforları açığa çıkarmak için temel şarttır. Bu eleştirel bilinçten yoksun bir çevirmen, “teknik doğruluk” peşinde koşarken zararlı önyargıları yeniden üreterek farkında olmadan bir propaganda aracına dönüşme riski taşır. Dolayısıyla gerçek yetkinlik, sözü edilen katmanları yeni bir dil ortamında yeniden inşa etmeden önce onları parçalarına ayırıp çözümleyebilme becerisinde yatar.
Çevirinin toplumsal etkisi, tarihsel koşullar ve özerk kültürel alanlar tarafından belirlenir. Bir metin yeni bir bağlama taşındığında erek kültür onu kendi bakış açısıyla yeniden şekillendirir ve metnin anlamını genellikle kendi iç siyasi mücadelelerine uygun düşecek şekilde değiştirir. Bir bağlamda tarafsız olan metin, çevirmenin çıkarma stratejileri veya vurgu tercihleri sayesinde başka bir bağlamda düzen karşıtı bir nitelik kazanabilir. Bu nedenle, çeviriyi anlamak için, yalnızca sayfadaki metinsel seçimleri incelemek yetmez, metinlerin nasıl üretildiğini ve kullanıldığını belirleyen iktidar ilişkilerini de incelemek gerekir. Bu yaklaşım, anlamın durağan olmadığını, aksine sınırlar ötesine yolculuk ettikçe sürekli değiştiğini gözler önüne serer. Çeviri bir eserin nasıl alımlandığı çoğu zaman bize kaynak metnin kendisinden ziyade, erek kültürün kendi iç çatışmaları hakkında bir şeyler söyler. Bu karmaşık etkileşim, çevirmenin bir “eşik bekçisi” olarak işlev gördüğünü; belirli ideolojilerin erek kültüre yayılmasına izin verirken diğerlerini dışarıda bıraktığını gösterir. Metinler yeni sosyopolitik işlevler kazanacak şekilde uyarlandıkça kaynak metin yazarının niyeti ile çevirmenin stratejik müdahaleleri arasındaki sınırlar bulanıklaşır ve ortaya melez (hibrit) bir söylem çıkar. Bu bağlamda çeviri nihai bir varış noktası değil, her yeniden üretimde iktidar ilişkilerini ve kültürel kimlikleri yeniden şekillendiren bir süreçtir.
1Nukespeak, nükleer yıkımı “stratejik denge” gibi teknik ve steril ifadelerle meşrulaştıran askeri bir söylemdir.
Kaynakça:
Hatim, B. (2009). Discourse Analysis. In M. Baker & G. Saldanha (Eds.), Routledge encyclopedia of translation studies (2nd ed., pp. 88-92). London, England: Routledge.
Ieţcu-Fairclough, I. (2008). Critical discourse analysis and translation studies: translation, recontextualization, ideology. University of Bucharest.